Eve Gitmek

Başımı çevirdim, arkamı döndüm. Zihnimde hiçbir düşünce yok, yüzümde bir tebessüm. İlerliyorum, kapıya yaklaşıyorum. Odanın kenarındaki sandalyelerde oturan insanlar bana bakıyor, hiçbirini tanımıyorum; ayıplıyorlar, yüz ifadeleri bunu gösteriyor. Garip sesler duyuluyor etraftan, derin derin nefes alışları, çaresizlik çırpınışları belki, ağıt gibi dökülen avaz avaz bağırışlar, hiçbirini bilmiyorum, hiçbiri benimle alakalı değil, kapıdan geçiyorum, geçmemle sol gözümden düşen yaş her şeyi anlatıyor aslında. Aniden beynime bir sıcaklık yerleşiyor, yanıyor sanki, kilitlediğim düşüncelerin isyanı demek böyle, böyle hissettiriyor. Dermansızlıkla yere yığılıyorum, dizlerimin üstüne, ona da dermanım kalmıyor, başım yere düşüyor. Tek bir soru, niye? Her şeyin cevabı tek bir soruda, niye? Güçlü olmam gerektiğini hatırlıyorum, uzun bir yol kat ettik, üzülmek demek, tüm bu yaşanılan şeyleri yok saymak demektir, bütün mutlulukları hiç yerine koymaktır. Dimdik durmam lazım, ayağa kalkıyorum, göz kapaklarımı sıkıca kapatıyorum ki göz yaşlarım silinsin. Kendimi temizlercesine yutkunuyorum, derin bir nefes alıyorum, ilerliyorum. Bir ev düşünün, kaç hayat sığar içine? Hayatım boyunca evime gitmenin hayalini kurdum. Şimdi ise ev, benim azılı bir düşmanım. Ev, öyle bir mabeddir ki, dışarıda yaşanılamayacak kadar büyük mutluluklar yaşatabilir insana, bazen mezarın olabilecek kadar üzebilir de. Hep bir evim olsun istedim, şimdi ise buralardan gidiyorum. Anladım ki artık, ev demek, iki zıt hissin aynı anda aynı ortamda kalma çabasıymış. Şimdi gidiyorum buralardan, yıllar önce gelmiştim buraya, şu karşıdaki tahta köprüden geçmiştim ilk. Öyle güzeldi ki o zamanlar buralar, köprüden uçsuz bucaksız nehre bakardım, görünmezdi ötesi, ilkbahar güneşinin ışığı nehre vururdu, nehirden süzülen yunuslar kuşların cıvıltısı ile harika bir atmosfer yaratırdı. Ben bu manzarayı izlerken bir gün bir ses duydum, arkamdan geliyordu:

Aşkınızı bu uçsuz bucaksız nehirde kaybettiniz heralde?

Bembeyaz tenli, kısa boylu, saçında sardunyalardan yapılma bir şapka, biraz ciddi, biraz tebessümlü

Yok, hayır, evimi arıyorum.

Gülerek:

Evinizi mi arıyorsunuz, kayıkta mı yaşıyorsunuz yoksa?

Hayır.

Anlamak istercesine gözlerini dikti, tebessümle, başını sallayarak:

Şaka yaptım zaten, evinize gittiniz mi hiç?

Hayır galiba.

Gidebilecek misiniz peki?

Belki, belki gidebilirim.

Gittiğiniz de beni de konuk eder misiniz?

Biraz düşündüm.

Olur.

Güldü, düşünmem komik gelmiş olmalı, bir müddet birlikte manzarayı seyrettik köprünün en yüksek noktasında.

Elini, bulutların arasında kalmış güneşin bir kısmına uzatarak:

Şu, evinizin perdesinden giren gün ışığı olabilir mi?

Konuşmadım.

Şu bahar kokusu, eşinizin her günkü kokusuysa. Nehrin akıntısı, çocukların cıvıltısıysa. Bir koltuğa oturmuşsunuz, bu manzarayı seyrediyorsunuz, sağınızda eşiniz. Sol eliniz belinde, sağ elinizle sağ omzunuza yasladığı başını okşuyorsunuz. Sol eli ters bir şekilde göğsünüzde, sağ eli sol omzunuza tutunuyor. Başınızı onun başına yaslamışsınız. Huzurlusunuz, öyle ya, belki mutluluktan gözlerinizden yaşlar süzülüyor. Böyle bir ev aramıyor musunuz?

Anlamak istercesine dikkatli bir şekilde ona bakıyordum. Sordum:

Eve gitmenin yolunu biliyor musunuz?

Biraz üzüntülü bir havayla:

Bilmem.

Ben aradığım şeyin tam olarak ne olduğunu bilmiyorum, eve gitmeliyim ama evim nerede, ya da bir ev nedir bilmiyorum.

Biraz gülümsedi, acı bir gülümsemeydi.

Gelin yürüyelim.

Köprüden inince güneş ışığının zor geçtiği iki tarafı uzun ağaçlarla kaplı, zemini taşlı ve çimenli bir yoldan geçtik. Sessizce ilerliyorduk, tek bir kelime dahi konuşmadık, kimle karşılaşsak, büyük gözlerle, şaşkınlıkla, sanki ayıplarcasına bize bakıyorlardı. Bir kadınla erkeğin yan yana olmasına mı katlanamıyorlardı? Bir müddet yürüdükten sonra durduk.

Burası benim evim, gelmek ister misiniz?

Önce bir duraksadım, gözlerim bir tarafa daldı, düşünüyordum. Alelade, daha yeni, garip bir şekilde tanıştığım bir kadın beni evine davet ediyordu, bunu bir kenara bırakırsak, bana güveniyordu. Ya da hiçbir şey umrunda dahi değildi belki.

Benim tereddüt ettiğimi görünce yere bakarak, gözlerini yorgunlukla kırptı, biraz tebessümleşti yüzü, acı bir tebessümdü. Ona bakınca o da baktı, hiçbir şey beklemezcesine öylece bakıyorduk, öyle anlamsız bakıyorduk ki, ya da belki hiç olmadığı kadar anlamlı. Sadece bakıyorduk, ne somurtuyorduk birbirimize ne de şen şakrak gülüyorduk, ne mutlu ne kızgın ne de düşünceli, sadece bakıyorduk, aramızda mesafe vardı, yavaş adımlarla gözlerini kırpıştırarak ve biraz yere doğrultarak yanıma geldi.

Başını bir kerelik sağ yatırarak, tebessümle, en çocuksu istekle:

Gelmeyecek misiniz?

Biraz kendinden emin, farklı yöne doğru bakan gözlerini bana doğru tamamen açıp yönelterek:

Hem, belki burada siz de evinizi bulursunuz.

Güldüm.

Evimi asla bulamayacağım galiba.

Aramıyorsunuz ki, hadi gelin.

Tamam.

Koyu ahşap bir kapı, kilidi yok, öylece aralık, açık.

Buyrun.

İçerisi karanlık, loş bir ortam, az eşya var. Çoğu şey ahşap, bazıları deri.

Her şey ahşap, deri, siz mi seçtiniz, garip zevkleriniz var.

İlk başını eğdi, gözleri dolacak gibi oldu, mimikleri ağlayacak gibi kasıldı. Acı bir gülümsemeyle:

Eşimin tarzı, tercihiydi.

Sadece ilk dediğini duysam tamam, ama ikinci söylediği; acı, yalnızlık.

Eşiniz öldü mü?

Yüzünü içe sıkarak, dudaklarını öne bıraktı, aynı bir çocuğun istediğini alamayınca somurtması gibi üzgündü. Yere bakıyordu, dışarıya zor gelen içten bir sesle:

Bilmiyorum.

Kayıp mı?

Gözlerini kocaman açarak bana baktı, yaklaştı, gözlerinin etrafı yaşlanmaya başladı. İki gözünden de aynı anda yaş aktı, burnunun iki tarafından geçerek yere düştü. Diğer yaşlarda süzüldü. Birden tüm yüz mimikleri kasıldı, ağlıyordu, hıçkırıyordu, derin derin nefes alıyordu. Eliyle sol omzuma tutundu, elimle belini tuttum, diğer elimle başını okşadım. Köşedeki deri koltuğa oturduk. Pek çaresizdi, üzgündü, hala ağlamaya hıçkırmaya devam ediyordu, sağ omzuma yasladı başını, saçlarını okşuyordum. Üzüntüden uyuya kaldı, gözleri ıslak, bağrı kıpkırmızı, az önceki çaresiz kadından eser yok, tek bir sorun var, uyanınca ne olacak? Bunları düşünmenin hiç sırası değildi, başımı başına yaslarak ben de uykuya daldım.

 

Uyandığımda hala güneşin ışığı loş ortamdan görünüyordu, omzumdaki üzgün kadını rahatsız etmeden, uyandırmadan koltuktan kalktım, evi gezmeye başladım. Pek ilgilenilmiş bir ev değildi, dağınık değildi ama biraz tozluydu etraf, öyle ya, eşya yok ki dağınık olsun. Koridorun biraz ilersine gittikten sonra, bir kapı gördüm. Normal bir kapı ama kapının altı ışıl ışıl, aydınlık, evdeki tüm kapıların aksine bu kapı kapalıydı, tokmağı döndürerek içeri girdim. Oda ışıl ışıl, rengarenk, içerideki deri koltukla, loş ortamla alakası yok. Odanın her yeri pembe pembe sardunyalarla doluydu, oda pembe ağırlıklı bir odaydı zaten, bembeyaz yatak, çarşafı örtülü, dekorasyon motifleri. Ben bunları düşünürken sırtımda bir el hissettim. O çaresiz kadın, gülümsemesiyle bana bakıyordu.

Bakıyorum ki evimi eviniz bellediniz, her yere göz gezdiyorsunuz.

Geveleyerek:

Belki.

Aç mısınız?

Uzunca bir süre düşündüm, aç mıyım? Bu sorunun cevabını bulmak için zihnimde yemekler hayal ettim, atıştırdığımı düşündüm, tatlarını hissetmeye çalıştım. Her an gülecek gibi bana bakıyordu.

Evet acıkmışım.

Gülerek:

Ne yaptınız öyle, içinizde müzakere mi ediyorsunuz?

Sayılır

Peki peki, şu ileride güzel bir yemek yeri var, sizi oraya götüreyim.

Evden çıktık, kapıyı yine aralık bıraktı, kapatmadı.

Evinize misafir almayı çok seviyorsunuz heralde?

Anlamamışçasına baktı.

Kapıyı kapatmadınız.

Biraz düşündü.

Doğru, kapatma zamanı geldi artık değil mi?

Derken? Ne demek istedi ki?

Bahçe tarzı, üstü ve etrafı sarmaşıkla kaplı, masaları ve koltukları tahtadan yapılma güzel bir yer. Köşeye oturduk, ben dış taraftaydım etrafım bitkilerle kaplıydı, kadın karşımdaydı, biraz konuştuktan sonra.

Bu arada benim adım Föhyö, hiç sormadınız, söyleyeyim dedim.

Biraz düşündüm, karşılık vermem gerekiyordu ama bir sorun vardı. Adım neydi? Bir insan kendi adını nasıl unutabilir, garip bir çaresizlik ve arayış yayıyordum etrafıma.

Siz de Elor olmalısınız.

Biraz düşününce, doğru, adım Elordu. Nasıl unutmuştum ki, aslında köprüden karşılaşmamızın öncesini de hatırlamıyordum. Bana nolmuştu, tüm bunları geçersek, Föhyö benim adımı nereden biliyordu, bu soruyu yüz ifademe yansıtmış olmalıyım ki.

Koltukta kartınızı düşürmüşsünüz, orda yazıyordu.

Kartı uzattı, Elor Chaster ve abuk subuk kurum isimleri.

Çok geçmeden garson geldi.

Ne alırdınız  Föhyö Hanım?

İsmini biliyordu, sık geliyordu galiba buraya, evde pek mutfakla alakalı bir şey de görmemiştim zaten.

Her zamankinden mi?

Hayır bu sefer ıspanak yemeğini es geçiyoruz, menüdeki şu et yemeğinden alayım ben.

Tabi ki.

Garson öylece gidiyordu, benim siparişimi almadan.

Durun nereye, arkadaşımınkini almadınız.

Pardon, görmedim.

Siz ne alırdınız?

Derken beni görünce duraksadı, gözlerini kocaman açtı. Aynı, yolda yürürken bize baktıkları gibi bakıyordu. Bu insanları anlamakta güçlük çekiyordum.

Ne alırdınız?

Aynısından olsun, yanına da limonata istiyorum.

Tamam.

Yemeklerimizi yedikten sonra, beni o kasabadaki tarihi yerlere ve müzelere götürdü, en son eğlence merkezinden ayrılmıştık. Yarın kahvaltı için evinin önüne gelmemi tembih etti. Ben de kabul ettim.

Güneş yeni doğmaya başlamıştı, uyuduğum banktan kalkıp Föhyö’nün evine gittim, bir kere gitmiş olmama rağmen yolu biliyordum, hafızam bazı şeylerde öyle güçlüdür ki, kanımın ısındığı birinin hemen hemen her şeyini bilirim, asla unutmam onunla alakalı olan şeyleri.

Evine geldiğimde aklıma bir şey takıldı, acaba kapı açık mıydı yoksa kapalı mıydı, bir kaç adım ilerledikten sonra kapının açık olduğunu fark ettim, yine mi dercesine başımı eğiyordum ki, omzumda bir el hissettim.

İyi sabahlar Elor bey.

Size de.

Anlaşılan kapıma çok üzülüyorsunuz.

Evet, düşünce savaşları vermek zorunda kalıyorum.

Gülümseyerek,

Hmm, ama ben bahçedeki çiçekleri sulamak için açık bırakmıştım kapıyı.

Tamam o zaman.

Gülerek,

İyi, tamam.

Meraklı gözlerle ve istekli bir sesle sordu:

Beni nereye götüreceksiniz?

Bilmem, ben bilmiyorum ki buraları?

Dün o kadar gezdirdim ama, unuttunuz mu yoksa?

Yoo

İyi iyi tamam, benim bildiğim güzel bir kahvaltı yeri var, oraya gidelim.

Tamam.

Bu sefer tahta köprünün diğer tarafına geçtik, beyaz çakıltaşlarıyla kaplı yoldan yürüdükten sonra kireç taşlarıyla dekore edilmiş bir lokantaya girdik. Dünkü gibi yine köşe yerlerden birine oturduk. Garsonların kafasında garip, yüksek, külaha benzer şapkalar vardı.

Oooo Föhyö Hanım, bakıyorumda bu sefer eşinizle gelmişsiniz.

Föhyö gözlerini kapatarak tebessüm ediyordu, ağzı kulaklarındaydı. Bu insanları cidden hiç anlamıyorum, ne yani, bir kadın bir erkekle yan yana olunca illa evli mi oluyor? Arkadaş ilişkisi kurulamaz mı? Net bir ifadeyle garsona döndüm:

Sadece arkadaşız.

Garson dünden beridir karşılaştığımız büyük gözlerle bize baktı, kendini toparlayıp:

Peki, ne yemek isterdiniz?

Föhyö söze girip:

Her zamankinden olsun, ikimize.

Tabi ki.

Bir kaç dakika sonra bir kaç garson masamızı hazırladı. Sıradan, peynir, zeytin gibi şeyler. Kırmızı önlüklü bir garson daha vardı, ana yemeği o getirdi. Diğer garsonların aksine başında külah yoktu. Föhyö’ye sebze salatası, yanında kokteyl gibi garip bir şey geldi. Bana da simit ve limonata verdiler. İşin aslı, sebze salatası yiyiyor diye üzülmüştüm, tadı yok, tuzu yok, onla karın mı doyar?

Föhyö, o ne öyle, al benimkinden, paylaşırız birlikte.

Diyerek yemeğimin bir kısmına onun tabağına koydum, Föhyö tebessüm ediyor, garsonlar gülüyorlardı. Föhyö’ye:

Föhyö Hanım, siz de bir yemek yemesini öğrenemediniz.

Kinayeli bir sesle cevap verdi:

Garson bey alışkanlıklardan vazgeçilemiyor işte.

Yemeği yedikten sonra eve dönecektik, tahta köprüden geçerken en üst noktada durdu, güneş bulutların arasından sırıtıyordu, nehirde balıklar yüzüyor, havada hafiften rüzgar esiyordu.

Elor, seninle ilk karşılaştığımız anı hatırlıyor musun?

Tabi ki

Anlatsana

Yerimden çık anlatayım öyleyse.

Hayır, benim gözümden anlat.

Nasıl yani?

Yer değişelim seninle, benim taklidimi yap, ben de seninkini.

Peki, tamam.

 

Elini çenesine koymuş şekilde köprüye dayanarak uzaklara bakıyordu, yandan gördüğüm yüzünde ara sıra rastladığım üzüntü, özlem vardı. Sanki aynı benim gibi. Yaklaştım yanına,

Aşkınızı bu uçsuz bucaksız nehirde mi kaybettiniz?

Farketmediğim şekilde sol gözünden yanağına düşmüş yaşıyla bana döndü.

Hayır, evimi arıyorum.

Gözündeki yaşa dayanamadım, elimle gözünü sildim, bana bakıyordu.

Devam et

Biraz düşündükten sonra,

Evinizi mi arıyorsunuz? Nehirde mi yaşıyorsunuz? Yoksa bir deniz kızı mısınız?

Yüzünde biraz tebessüm oluştu.

Hayır

Şaka yaptım zaten, evinize hiç gittiniz mi?

Galiba hayır.

Gidebilecek misiniz peki?

Bilmem, gidebilirim belki.

Gittiğiniz de beni de konuk eder misiniz?

Gözlerindeki yaşla gülümsedi.

Evet

Pek dalgındı, elimi bulutların arasında kalmış güneşe uzatarak:

Şu, evinizin perdesinden giren gün ışığı olabilir mi?

Sessizdi, bulutlara bakıyordu.

Şu koku, evinizi kaplayan çiçeklerin kokusuysa. Nehrin akıntısı çocukların cıvıltısıysa. Bir koltuğa oturmuşsunuz, bu manzarayı seyrediyorsunuz, yanınızda eşiniz, sağ elinizle sol omzuna tutunmuşsunuz, sol eliniz boşta, eşinizin göğsünde. Başınızı sağ omzuna yaslamışsınız. Huzurlusunuz, öyle ya, belki mutluluktan gözlerinizden yaşlar süzülüyor. Böyle bir ev aramıyor musunuz?

Anlamak istercesine dikkatlice bana bakıyordu. Sordu:

Eve gitmenin yolunu biliyor musunuz?

Bilmem.

Ben aradığım şeyin ne olduğunu biliyorum ama nasıl ulaşacağımı bilmiyorum.

Bana yaklaştı, burun burunaydık, derin bir nefes alarak.

Siz hiç, bir nefesi, eviniz bellediniz mi?

Dedikten sonra nefesini verdi, o ne ihtişamlı bir kokuydu, papatyaların üzerinde gezinen bir gülücük gibi, her zerreme yayılan, her zerrenin deliler gibi aşık olduğu, özlediği bir tat. O sıcaklık, o hayat, o yumuşaklık, Dünyada bundan daha narin bir dokunuş olabilir mi? Ben bunları düşünürken hayal dünyasına dalmıştım, gözlerim kapalıydı, bir şey fark ettim, ellerimi tutan bir el vardı, rüzgar sayesinde yüzüme deyen bir saç demeti, yıllardır unutmadığım bir koku vardı, gözlerimi açtım. Açmamla gözümden düşen yaşlar bir oldu, ağlıyorduk.

Lütfen eve gel, Elor, evimizde bekliyorum ben.

Dermansızlıkla dizlerimin üstüne düştüm, o da eğildi. Ağlıyordum, sırıl sıklam ağlıyordum, ona sımsıkı sarılarak:

Beni bir daha bırakma.

Birbirimizin göz yaşlarını siliyorduk, silmemize rağmen göz yaşlarının hızına yetişemiyorduk, bağrıma bastım onu, ensesinden başına kadar saçlarını parmaklarımın arasına aldım, saçlarını öpüyordum, sımsıkı tutuyordum, bırakırsam elimden kaçacak diye korkuyordum, yoldan geçenler gülümsüyordu, diyorlardı ki:

Sonunda ayrılık bitti. Föhyö Elor’u kaybetmedi, Elor Föhyö’yü unutmadı.

Gözlerindeki yaşlarla bana döndü Föhyö.

İlk karşılaşmamızı hatırladın mı şimdi?

Evet, bu manzaraya dalan sendin, ben senden öğrenmiştim.

Hadi artık evimize gidelim.

Çok geç olmadı değil mi?

Hayır, geç olmadı, gidelim.

Birbirimize yaslanarak, sanki yaslanmazsak yere yığılacakcasına çimen ve taş kaplı yoldan yürüyorduk. Eve gelmiştik, içeri girdik, deri koltuğa oturduk, göz göze bakıyorduk.

Evdeyiz.

Evdeyiz.

Biraz tebessümle:

Deri ceketin bu deri koltuğa hep yakışmıştı.

Ceketime baktım, doğru, gerçekten deri bir ceketim vardı, evin her yeri deri ile kaplıydı, haklı, gülümsedim. Ama aklımda hala sorular vardı, niye unutmuştum, ben niye kayıptım. En önemli sorudur: “niye”

Nasıl oldu bu?

Ne nasıl oldu?

Niye kayıptım ben?

Biraz üzgünleşti yüzü,

Boş ver

Boş ver mi? Bunca şeyden sonra boş ver mi? Ben kayıptım, ben hatırlamıyordum, boş ver mi?

Ne demek boş ver?

Ağlayacak gibi oldu,

Sonra konuşalım.

Üzülmesini istemiyordum,

Tamam, hadi uyuyalım.

Diyerek kolundan tuttum, ışıl ışıl parıldayan, sardunyalarla kaplı odamıza sürüklüyordum onu, geri çekiyordu kendini, gözleri kocaman açıktı.

Hayır dur.

Ne oldu dercesine yüzüne baktım, bana sordu:

Nereye?

Odamıza

Üzgünce baktı bana

 

Ora bizim odamız değil.

Değil mi? Ama o oda diğer tüm odalardan farklı, evin bütün her yerinde ölüm var, orada ise yaşam.

Orası bizim değil.

Dediğini umursamadım, kolundan tuttuğum gibi içeriye daldım, oda her zamanki gibi tertemiz, her zamanki gibi capcanlı sardunyalarla doluydu. Aklıma dün karşılaştığımızda başındaki sardunya şapkası geldi.

Bak işte, senin sardunyaların, aynı dün karşılaştığımızdaki sardunya şapkan.

Ağlıyordu, mimikleri kasılıydı, alnı buruş buruştu.

Bunlar benim değil.

Ama dün sen giydin o şapkayı.

Benim değil.

Artık yorulmuştum, sıkılmıştım, bu belirsizlikten nefret etmiştim, hiddetlenerek:

Kimin öyleyse!

Ağlarken irkildi, bir müddet hıçkırmayı kesti, elleriyle yüzümü ovuşturarak, sessizce, ağlamaklı kadın sesiyle,

Kızımızın.

Bir kız, ikimizin kızı, hayat dolu, gülücükler saçan, “baba baba” diye ortalıkta gezinen, ama her zaman ki gibi bir sorun vardı. Tek bu kelimeyi duysam mutluluktan uçardım, ama ben gözlerindeki kaybedişi de gördüm.

Nerede kızımız?

Kasılı yüzüyle,

Hatırlamıyor musun?

Hayır.

Masadan aldığı sardunya şapkasını elime verdi. Sardunya, sardunya, yumuşacık yapraklı, mis kokulu bir şey. Sarmaşık misali kökleri uzar, parmaklarımıza dolandırdım, yıllar önceydi, çok yıllar önceydi.

Klane, ne oldu niye ağlıyorsun?

İlk başta yere düştüğünü sandım, pek anlaşılmayan bir sesle:

Baba, ben de annem gibi süslü olmak istiyorum.

İlk bir gülümsedim, avuçlarımı yanağına dayayıp, parmaklarımla kulak memelerini tuttum.

Nasıl süslermiş onlar söyle bakayım?

Prenses taçı var annemde.

Dayanamayıp güldüm, somurtarak üzgün şekilde bana bakıyordu. Olayı halletmek istercesine,

Sende mi taç istiyorsun?

Evet

Bak sana, kimsede olmayan, annenin taçından daha güzel bir taç vereceğim, tamam mı?

Biraz anda o üzgün kızın yerini, kuşlar gibi uçuşan bir kız almıştı, artık göz yaşları sevindiği için akıyordu.

Gel bakalım, bu taç çiçeklerden yapılıyor, çiçek kadar narin, çiçek gibi ilgiye muhtaç. Bunu yanından ayırırsan küser sana, unutur seni. Başka eller deyerse kurur. Sadece sana özel olan bir taç bu.

Yerdeki sardunyalardan bir kaç demet aldım, çember şekline getirip kızımın başına oturttum. Ağzı kulaklarındaydı. Hemen eve koşup, annesine gösterdi.

Anne anne bak, benimde taçım var artık, hem de kimsede olmayan.

Gülümsüyordum, Föhyo gözleri kısık olarak ağzı kapalı bir şekilde gülümseyerek, başını sallayarak bana bakıyordu. Akşam olmuştu, mum ışığında bir yazı yazıyordum, ne olduğu hakkında pek fikrim yok.

Elor, hadi gel uyuyalım.

Bitanem sen uyu, benim bunu halletmem lazım.

Tamam geç kalma ama, sabah mutsuz oluyorsun geç yatınca bak.

Bir sarıldın mı bak nasıl havalara uçuyorum.

Gülüyorduk. O gidince uyku ağır bastırmıştı, uyuyakalmıştım. Sıcak bir irkilme ile uyandım, ev yanıyordu, aklımda tek bir şey vardı: Föhyö. Göz yaşları içinde odadan çıkıp ona kavuşmak istiyordum, ona zarar gelmesine katlanamazdım, heleki benim elimden, benim yüzümden. Yanan kapıya tekme attığım gibi kapı yere düştü, aceleyle üst kata çıktım, kapının önünde dolap yıkılmıştı.

Föhyö!

Elor buradayım.

İçerisi yanıyor mu, iyi misin?

Elor çok sıcak burası, üzerime doğru geliyor alevler.

Baba baba!

Başım yanıyordu, düşünmekten, kararsızlıktan.

Elor, Klane’e koş!

Hayır, hayır, Föhyö’yü kurtarmadan olmaz, olmaz yapamam, aşağı inersem bir daha yukarı çıkamam.

Föhyö bekle geliyorum.

Elor Klane’e bak!

Hayır, ilk seni kurtarmam lazım.

Elor!

Kulaklarımı her şeye kapadım, tüm hislerimi yok ettim, tek bir amaca odaklandım, Föhyö’yü oradan kurtarmak, yan odadaki balta geldi aklıma, dolabı ve kapıyı onunla kırdım.

Föhyö gel

Alevler var gelemem.

Dolabın arkasından demir levhayı kapının önüne attım.

Çabuk geç çabuk.

Geçerken ayağı takıldı, düştü, kıyafeti yanıyordu, hemen kıyafetinin yanan parçasını kopartıp kucağıma aldım onu, hızla dışarı çıktım, komşular etrafımızda toplanmıştı, yardım ediyorlardı, Föhyö’nün aniden yüzü telaşlandı.

Elor, Klane!

Nefesim bir anda kesildi, onu almadık, içeri tekrar girecektim ki, üst merdivenin parçaları girişi kapatmıştı, etrafı dolandım, ama hiçbir giriş yoktu. Alevlerin o yok edici cayırdaması, gecenin sessizliği, Föhyö’nün bağırışları, komşuların koşuşturmacaları. Gözümden yaşlar akıyordu, kurtaramamıştım onu. Ağzından son duyduğum sözleri “baba, baba”, sanki her ne olursa olsun onu her şekilde kurtarabilecek bir kahramana sesleniyordu, tüm zorluklarla baş edebilecek bir kahraman. Ben, ben iyi bir baba olamadım galiba. Bunlardan sonra Föhyö beni suçladı, “Kurtarmadın! Sen öldürdün”, dedi. Haklıydı, kurtaramadım, kurtarmayı seçmedim, ben öldürdüm onu. Hepsi benim yüzümdendi, Bitanecik Föhyö’mü kurtardım, ama aslında onu kaybettim. O gece başka bir yerde kaldım, kaçtım, korktum Föhyö’den, rüyamda kızım “Baba, baba, eve gitmeyecek miyiz?”, diye soruyordu hep. Bir kaç gün sonra eve döndüm, kapı kilitliydi, kapıyı çaldım, kapıyı Föhyö açtı.

Buradan git, seni burada görmek istemiyorum, seni hiçbir zaman hayatımda görmek istemiyorum!

Ama burası bizim evimiz.

Burası senin evin değil!

Ama kızımızı eve götürmem gerek.

O artık yok, sen öldürdün onu.

Hayır

Burdan git, keşke senle hiçbir zaman karşılaşmasaydık, keşke tüm yaşanmışlığımız hiç olmasaydı.

Gittim, kaçtım, her şeyi unuttum, unutmak için kendimle savaştım, düşünmeyi kestim, hayal kurmayı, rüya görmeyi, geçmişi düşlemeyi bıraktım. Hiçbir şey yaşamadım ben hayatımda, sadece bugün vardı, devam etmeliydim sadece, ben sadece ilerledim, hep evimi aradım, ama asla bulamadım.

Hatırladın mı?

İkimiz ağlamayı kesmiştik, ama yanaklarımızda hala gözyaşı vardı. Ellerimizle sildik, biraz gülümsedik birbirimize, teselli edercesine.

Evdeyiz değil mi Föhyö?

Evdeyiz artık.

Kızımızda gelecek mi?

Gelecek.

 

Sarıldım ona, son göz yaşlarımı da döktüm omzunda.

Föhyö

Efendim

Biliyor musun, nefesinin kokusunu aradım ben galiba hep.

Biliyorum, evin oraydı çünkü, nefesimin kokusuydu. Hatırlıyorum, bir kenara oturmuş düşünüyordum, canım sıkılmıştı galiba, uzunca bir üfledim, farkettim ki karşımda sen varsın, bana dedin ki: “Ben bu nefes kokusu içinde yüzyıllarca sıkılmadan yaşayabilirim.”, gülüyordum. “Benim bildiğim nefes kötü kokar”, dedim. Başını yok anlamında salladın. “Hayatımda böyle bir huzur tatmadım ben, sanki her şeye karşı korumadayım, etrafımı cezbedeciliğiyle saran bir koku, hiçbir zarar, bu koku varken beni incitemeyecek galiba.”, demiştin.

Gülümsedim,

Ben hep nefesinin yanında yaşamak istiyorum, bu nefes neredeyse ben orada olmak istiyorum, olur mu?

Ben de hep senin aklında kalmak istiyorum, gözlerini benden ayırma istiyorum, tamam mı?

Anlaştık.

Aradan uzun yıllar geçmişti, sözümüzü tutmuştuk, ben onun nefesinin yanında uzun bir müddet yaşadım, o da hep aklımdaydı, her zaman onu seyrettim, gülerken, ağlarken, sıkılmışken, aklına hemen bir şey gelip yüzü tebessüm dolunca, bir şeyle meşgulken, her an gözlerim ondaydı. Ama o sözünü tam olarak tutmadı. Hastalanmıştı, doktor yanımıza geldi.

Üzgünüm

Gözlerim dolmuştu, nefes almayı kesmiştim, donakalmıştım, ellerimi Föhyö tutanca bu halimden biraz uzaklaştım, sımsıkı tutuyordum elini.

Üzgünüm, tedavisini bilmediğimiz bir hastalıkla karşı karşıyasınız, ömrünüz kısa, bir kaç ay yaşabilirsiniz böyle giderse, yeni tedavi bulunursa ya da bir mucize olursa yaşayabileceğinizi düşünüyoruz ancak.

Föhyö’ye bakıyordum, bana gülümsüyordu, gözlerinde biraz yaş vardı, eliyle yüzümü sildi, dedi ki:

Ben yanındayım, korkma.

Sanki ölecek olan benmişim gibi.

Aradan aylar geçmişti, her şey güzel gidiyordu, sonra aniden Föhyö fenalaştı, hastaneye götürdük. Doktor muayene ettikten sonra, yüzünü buruşturarak,

Üzgünüm, akciğeriniz iflas etmiş, zamanınız kalmadı, nefes almakta zorlanacaksınız ve hayatınızı kaybedeceksiniz.

Föhyö’nün solgun yüzüne bir çocuk somurtuşu ve üzgünlüğü ile baktım, kaskatı kesilmişti Föhyö, bana bakıyordu, hissizce, anlamsızca, öylece bakıyordu, hiçbir şey beklemeden, hiçbir şey veremeden. Onu kaybetmek, hayatının anlamını kaybetmek, bir insan nasıl yaşabilir böyle, etraftan ağlama sesleri, yakarışlar yükseliyordu, föhyönün gözleri yere daldı bir kaç dakika, sonra bana, soğuk, keskin, yabancı bir sesle:

Git, buradan hemen git, seni görmek istemiyorum, burada olmanı istemiyorum

Çaresiz sesimle,

Niye

Sadece buradan git, gitmeni istiyorum, hemen!

Başımı çevirdim, arkamı döndüm. Zihnimde hiçbir düşünce yok, yüzümde bir tebessüm. İlerliyorum, kapıya yaklaşıyorum. Odanın kenarındaki sandalyelerde oturan insanlar bana bakıyor, hiçbirini tanımıyorum; ayıplıyorlar, yüz ifadeleri bunu gösteriyor. Garip sesler duyuluyor etraftan, derin derin nefes alışları, çaresizlik çırpınışları belki, ağıt gibi dökülen avaz avaz bağırışlar, hiçbirini bilmiyorum, hiçbiri benimle alakalı değil, kapıdan geçiyorum, geçmemle sol gözümden düşen yaş her şeyi anlatıyor aslında. Aniden beynime bir sıcaklık yerleşiyor, yanıyor sanki, kilitlediğim düşüncelerin isyanı demek böyle, böyle hissettiriyor. Dermansızlıkla yere yığılıyorum, dizlerimin üstüne, ona da dermanım kalmıyor, başım yere düşüyor. Tek bir soru, niye? Her şeyin cevabı tek bir soruda, niye? Güçlü olmam gerektiğini hatırlıyorum, uzun bir yol kat ettik, üzülmek demek, tüm bu yaşanılan şeyleri yok saymak demektir, bütün mutlulukları hiç yerine koymaktır. Dimdik durmam lazım, ayağa kalkıyorum, göz kapaklarımı sıkıca kapatıyorum ki göz yaşlarım silinsin. Kendimi temizlercesine yutkunuyorum, derin bir nefes alıyorum, ilerliyorum. Bir ev düşünün, kaç hayat sığar içine? Hayatım boyunca evime gitmenin hayalini kurdum. Şimdi ise ev, benim azılı bir düşmanım. Ev, öyle bir mabeddir ki, dışarıda yaşanılamayacak kadar büyük mutluluklar yaşatabilir insana, bazen mezarın olabilecek kadar üzebilir de. Hep bir evim olsun istedim, şimdi ise buralardan gidiyorum. Anladım ki artık, ev demek, iki zıt hissin aynı anda aynı ortamda kalma çabasıymış. Şimdi buralardan gidiyorum.

Mutlu sonlara inanır mısınız?

Aradan bir kaç gün geçmişti, Elor köprünün en yüksek noktasındaki bankta oturuyordu, manzarayı seyrediyordu, hava kapalıydı, nehirde hiçbir balık yoktu, soğuk mu soğuk bir rüzgar esiyordu, birden omzunda bir el hissetti.

Elor, günlerdir seni arıyoruz neredeydin?

Elor cevap vermedi, anlamaya çalışıyordu, şaşkınca ona bakıyordu. Adam yanına oturdu.

Şey, bunu şey bıraktı, günler önce, aslında biraz daha uzun zaman önce yazmıştı ama, şimdi vermem gerektiğini söyledi, al bu.

Elor hiçbir şey anlamamıştı, adamın elindeki kağıdı aldı ve okudu: “Ben ölüm döşeğindeyken, o çok sevdiğin nefesimin, son kokusunu mu içine çekeceksin.”.

Elor kağıda öylece bakıyordu, yüzünü buruşturdu, adama:

Bu ne? Elor kim?

Dedi, adamın stresli kırış kırış olmuş yüzü düzleşti, şaşırmıştı, hiçbir şey söylemeden gitti. Adam gidince adamın oturduğu yerde bir şey gördü Elor, bir kart.

Eline aldı ve baktı, üzerinde Elor Chaster yazıyordu, altında da bir not: “Bu kart hafızasını belirli periyotlarda kaybeden bir hastaya aittir, kayıp durumunda ACE kurumumuza getirilmesi rica olunur.”, kartı banka koydu, ayağa kalktı, köprüye tutunup derin bir nefes aldı, ve bulutlu sonu pek uzaklarda görünün gökyüzüne bakıp şöyle söyledi:

Hayat ne güzel, keşke eve gidebilmenin yolunu bilebilsem, belki o zaman mutlu olabilirim.

İnsan bu hayatta ancak bir şeyler arayarak yaşayabilir, eğer Elor evinin olmadığını düşünseydi, yaşama sebebi kalmayacaktı, Föhyö bunu bildiğinden, onu uçsuz bucaksız, bitmeyecek bir yolculuğa çıkartmak istedi, yaşaması için.

 

Aşkıyla hayatımızı şekillendirenlere . . .

 

 

 

Yazı oluşturuldu 116

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Benzer yazılar

Aramak istediğinizi üstte yazmaya başlayın ve aramak için enter tuşuna basın. İptal için ESC tuşuna basın.

Üste dön